Studio Ghibli Filmlerinin İçindeki O Sıcaklık
Moralim bozulduğunda neden hep bir Miyazaki filmi açıyorum? Yürüyen Şato, Ruhların Kaçışı ve Totoro üzerinden, Ghibli'nin bende bıraktığı o sakinliğe dair birkaç not.
Son güncelleme:
Moralim bozulduğunda kendimi hep bir Hayao Miyazaki filminin içinde buluyorum. Ghibli filmlerinin verdiği o huzuru başka hiçbir yerde bulamıyorum ve uzun zamandır bunun neden böyle olduğunu düşünüyorum.
Sevdiğim filmleri tekrar tekrar izlerim. Her seferinde "bu sahneyi görmemiştim" dediğim bir an olur ve o an fark ederim ki ilk izleyişlerde aklım hep başka bir yerdeymiş. Ghibli filmlerinde bu an hiçbir zaman büyük bir sahnede gelmiyor; hep küçük bir şeyde, bir pencereden giren ışıkta, bir tencerenin kapağında, birinin uykusunda geliyor.
Sıradan anların büyüsü
Rüzgarın çimenleri dalgalandırması, karakterlerin iştahla yemek yemesi ya da gökyüzünde yavaşça kayan bulutlar... Ghibli sıradan anları öyle bir özenle çiziyor ki izlerken dünyanın aslında ne kadar güzel bir yer olabileceğini hatırlıyorum.
Hyunam-Dong Kitabevi'ni okurken de benzer bir şey hissetmiştim: "ufak" olarak gördüğümüz şeylerin hayatımızda ne kadar yer kapladığını ve bizim buna ne kadar bilinçsizce yaklaştığımızı. Miyazaki bunu kelimelerle değil, bir karakterin bir kase pirinci bitirişiyle anlatıyor. Acaba biz de kendi hayatımızdaki o sahneleri kaçırıyor muyuz?
"Hayat acı çekmek ve dertlenmekten ibaret olabilir ama yine de yaşamaya değer." — Prenses Mononoke
Belki de Ghibli'nin sıcaklığı buradan geliyor. Dünyanın zor bir yer olduğunu saklamıyor, savaşı da kaybı da yalnızlığı da gösteriyor; ama umudu elinden hiç bırakmıyor.
Yürüyen Şato: Kırık insanlar
Sophie bir lanetle yaşlı bir kadına dönüşüyor ve garip bir şekilde, yaşlandıktan sonra çok daha özgür davranmaya başlıyor. Genç Sophie kendini hep sıradan ve görünmez sayarken, yaşlı Sophie aklından geçeni söylüyor, kapıları çalıyor, kendine yer açıyor. Kendimiz olmak için bazen başka birine dönüşmemiz mi gerekiyor?
Howl ise bana hep "kırık insanları" hatırlatıyor. Güçlü, gösterişli, herkesin korktuğu bir büyücü; ama saçının rengi değişince dünyası yıkılan, kaçmayı savaşmaktan kolay bulan biri. Kırık insanları biraz daha çok seviyorum, çünkü kendilerine verdikleri cevaplar her zaman daha samimi oluyor. Howl'u da tam olarak bu yüzden seviyorum: kusursuz olduğu için değil, kusurlarını saklamaya çalışırken yakalandığı için.
Ruhların Kaçışı: Adını unutmamak
Chihiro'nun hamamda çalışmaya başladığında adının elinden alınması ve "Sen" olması, bu filmde beni en çok düşündüren şey. Haku kendi adını unuttuğu için kim olduğunu da unutmuş, geri dönemiyor. Chihiro ise adını unutmamaya çalıştıkça kendine tutunuyor.
Hepimiz bir yerde biraz "Sen" olmuyor muyuz? İşte, okulda, insanların arasında, bize verilen isimle yaşarken asıl adımızı ne kadar hatırlıyoruz? Bazen kendime soruyorum: kendim dediğim insanı hatırlamak için neyi unutmamam gerekiyor?
Komşum Totoro: Beklemek
Totoro'da en sevdiğim sahne, Satsuki ve Mei'nin yağmur altında otobüs durağında babalarını beklediği sahne. Hiçbir şey olmuyor aslında; yağmur yağıyor, akşam oluyor, Mei yoruluyor. Sonra yanlarına Totoro geliyor ve şemsiyenin üstüne düşen damlalara sevinen dev bir yaratık izliyoruz.
Filmin arka planında hastanede yatan bir anne var, iki kız kardeşin taşıdığı ama pek konuşmadığı bir korku var. Totoro bu korkuyu ortadan kaldırmıyor; sadece beklemeyi biraz daha katlanılabilir kılıyor. Belki de huzur dediğimiz şey, derdin bitmesi değil, beklerken yanımızda birinin durmasıdır.
En sevdiklerim
Sıralamak zor ama şimdilik böyle:
- Yürüyen Şato (Howl's Moving Castle)
- Ruhların Kaçışı (Spirited Away)
- Komşum Totoro (My Neighbor Totoro)
Rüzgar Yükseliyor'u bu listeye koymadım, çünkü onun için ayrıca yazdım; o başka bir yerde duruyor bende.
Yağmurlu ya da bulutlu bir akşam evdeyseniz bir kahve yapın ve bunlardan birini açın. Pişman olacağınızı sanmıyorum. Belki siz de benim gibi sekizinci izleyişte "bu sahneyi görmemiştim" dersiniz.
Okuduğunuz için teşekkürler.

